Bilim Akademisi kurucu üyesi ve Sabancı Üniversitesi kurucu rektörü Prof. Dr. Tosun Terzioğlu’nun 10 Kasım 2008 tarihinde gerçekleştirilen Sabancı Üniversitesi Atatürk’ü Anma Töreninde yapmış olduğu konuşmanın bant çözümüdür.

Kaynak: Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi Üniversite Tarihi Arşivi.

Bugün bir 10 Kasım gününü daha yaşıyoruz. Atatürk’ün ebediyete intikalinden 70 yıl sonra onu anmak için bir araya geldiğimizde acaba sadece 10 dakikalık, 20 dakikalık bir tören boyunca mı anmalıyız, yoksa bugünü ve yarın başka günleri de birtakım şeyleri düşünerek, daha iyi anlayarak, dinleyerek, araştırarak, öğrenerek, ilerleyerek onu anmak daha doğru olmaz mı?

Şüphesiz Atatürk tarihimize yepyeni yön veren bir şahsiyet, bir kimliğe sahipti. Ama biz bugün onu hatırlarken kimi zaman günlük siyasi polemiklerimizde onu kullanırken bir anlamda hangi Atatürk’ten söz ediyoruz? Onu kendi zamanından adeta koparıp bazen de işimize geldiği gibi, kimi zaman kendisine sadece Kemal Atatürk, kimi zaman Gazi Mustafa Kemal Paşa, kimi zaman Mustafa Kemal, kimi zaman sadece Mustafa diye ne yaptığımızı sanıyoruz? Bizim tarihimize yeni bir yön veren, Türkiye’ye sadece Cumhuriyeti kurmakla değil yeni hedefler, çok anlamlı hedefler veren bir kişiyi kendi tarihi bağlamında yaşadığı çağdan, geçmişinden, bir imparatorluğun son 100 yılından kopararak düşünmek, tartışmak ne derece anlamlı, ne derece doğru, ne derece yararlı?

Şüphesiz Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti için öne sürdüğü, gösterdiği en büyük hedef, bugünün deyimiyle, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak veya eski kelimeleri kullanarak, muasır medeniyet seviyesine varmaktır. Acaba kendi iç çatışmalarımızı, fikir ayrılıklarımızı, fikir farklılıklarımızı abartarak her gün yeni çatışmalara büyük bir hevesle girerek toplumda gerekli gereksiz panik atak yaratarak böyle bir hedefe doğru bir nebze olsun ilerleyebilir miyiz? Çağdaş uygarlık seviyesi, daha iyi öğrenmekten, daha çok araştırmaktan, daha çok üretmekten geçmez mi? Sadece çatışmalarla, polemiklerle oraya varabilir miyiz, bu şekilde hiç ama hiç ilerleyebilir miyiz?

Şüphesiz büyük bir imparatorluğun kalıntıları üzerine kurulmuş olan bugünkü Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana geçen süre içerisinde çok ama çok değişti ve gelişti. Gelişmelerin hiçbirimiz için yeterli olmadığını, bunu yeterli bulmadığımızı biliyoruz. Çünkü, Atatürk’ün bize gösterdiği hedef, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmaktır. Bu uygarlık seviyesinin günden güne değişmekte ve farklılaşmakta olduğunu da çok iyi bilmekteyiz.

Peki, bu uygarlık seviyesine ulaşabilmek için Atatürk’ün sağlığında söylediği birkaç cümleyi bağlamı içerisinden koparıp alarak, hatta bugünün diline çeviriyoruz, öz Türkçeleştiriyoruz diye zaman zaman çarpıtma hakkını da kendimizde görerek, Atatürk’ü polemiklerimizin bir malzemesi, bir etiketi yaparak çağdaş uygarlık seviyesine doğru ilerlememize fayda sağlayabilir miyiz? Unutmamamız gerekir ki, üniversitemizin gösteri merkezinin duvarındaki anıtta da yazılı olduğu gibi, Atatürk kendi ifadesiyle zamanın nasıl geçtiğini, bir zaman dilimi içerisinde doğru olanın her zaman doğru olmayacağını çok iyi bilen, bilge bir kişiliğe sahip, ama ilmi ve aklı bize manevi miras olarak bırakmış bir lider.

Bu manevi mirasa sahip çıkıyor muyuz, yeteri kadar kullanıyor muyuz aklımızı, ilmi? Yoksa günlük yazıların sloganlaşmış çatışma diline kendimizi kaptırmayı mı yeğliyoruz, dünyaya sadece o gözle mi bakıyoruz? Kendi içimizde konuşurken bir diyalog içerisinde olabiliyor muyuz? Yoksa çok seslilikten anladığımız karşılıklı bir ağızdan bağrışmak mı? Diyalogun önemli bir kısmının dinlemek, anlamak, düşünmek, araştırmak ve daha sonra konuşmak olduğunu ne zaman öğreneceğiz?

Şüphesiz Anadolu’da kurulan Cumhuriyetimiz kurucularının da çok iyi bildiği gibi bir büyük büyük çoğunluğunun olağanüstü, insanüstü çabalarıyla kuruldu. Belki çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak demek, bir millet olarak, bir şairimizin de dediği gibi; “tek bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamayı becerebilmek olmalı. Yoksa o ormanda çok değişik ağaçlar var, çamların yanı sıra Selviler de var, gelin bu Selvilere çam diyelim, onlar vazgeçsinler kendilerine Selvi demekten. Yaprak döken meşeler bu toprakta olmamalı, onlar kışın yaprak döküyor, başka yere gitmeli mi demeliyiz?

Demokrasi dediğimiz şey, acaba Atatürk’ün ideallerine, Cumhuriyete, Cumhuriyetin devrimci niteliğine karşı bir şey mi? Demokrasi olmadan insan hakları, özgürlükleri tam olarak tesis etmeden çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabileceğimizi iddia edebilir miyiz? Böyle bir şey bugünün dünyasında mümkün mü? Ama demokrasi dediğimiz şey, son padişah Vahdettin’in Atatürk’le yaptığı bir konuşmada, Atatürk’ün naklettiği şekilde: “Bu millet bir koyun sürüsüdür, ben de onun hasbelkader çobanı oldum” demesi gibi, demokrasi de sadece ve sadece dört yılda bir, beş yılda bir, bir seçimde oy kullanıp yeni çobanlarımızı seçmek midir? Yoksa demokrasi katılım mıdır, uygarca katılım mıdır?

Bu ve bunun gibi birçok soru benim aklıma geldiği gibi eminim sizlerin de aklına gelmekte. Peki, sanırım hepimiz için önemli olan bu soruların cevaplarını kimden bekleyeceğiz? Kutsal kitaplardan mı? Atatürk’ün söylevlerinden, demeçlerinden mi? Bir büyüğümüzün, “bir bilen”in bize doğru yolu göstermesini mi isteyeceğiz? Hangi büyüğümüz, onu nasıl bulacağız, nasıl seçeceğiz? “Bir bilen”in gerçekten bilen olduğunu nasıl saptayacağız? Belki de hatırlayacağız ve bileceğiz ki eğer çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak istiyorsak (ki istiyoruz) koyun sürüsü değiliz, hepimiz farklıyız.

Farklıklarımız zenginliktir, konuşarak, dinleyerek, araştırarak ve Atatürk’ün manevi mirasçıları olarak, yani ilmi, aklı ve düşünceyi kullanarak ilerlemek daha doğru olmaz mı?

TOSUN TERZİOĞLU

 

TELİF HAKKI UYARISI
© Sabancı Üniversitesi. Tüm Hakları Saklıdır.